Yayıncılık toplumsal bir sorumluluğu yerine getirmektir.

 

 

Ölüm, Yaşamın Bir Sağlaması: Yalnız Konuşmalar

Sevdiğim yazarların yayınlanmış günlüklerini ya da mektuplarını okumak hem mahcup hissettirir beni, hem de içten içe inanılmaz keyif alırım onlardan. Sonuçta, büyük bir kısmı, yayınlanmak için, bizim okumamız için yazılmamıştır. Ya sırf kendisi için yazıya dökülmüş monologlardır ya da sadece muhatabına ithaf edilen içten cümleler; biz sonradan, belki de onların onaylamayacağı şekilde dahil oluruz o özel konuşmalara. O metinleri benim için özel kılan, bunu bilerek onları okumanın verdiği o kaotik duygulardır, tarif edilemeyecek bir edebi hazza dönüşen… Söz konusu haz, aynı zamanda kendi yazdıklarınızın da başına benzer şeyler gelme korkusunu ve onları okurken başkalarının o hazzı duyabileceği tedirginliğini doğurur. Ya da hiç genellemeye çalışmayayım; benim korkum bu.

Andres Neuman’ın Yalnız Konuşmalar’ı, üç ana karakterin kendileri ile konuşmalarından oluşuyor. Bu yüzden Yalnız Konuşmalar’ı okurken, birinin iç dünyasına ondan izinsiz girmenin tedirginliğini ve yukarıda bahsi geçen hazzı hissediyor okur. Aynı zamanda üç ayrı karakter – anne, baba ve çocuk – genel olarak hayatı, onların hayatlarında olan biteni nasıl algılıyor, buna ilk elden şahit oluyorsunuz.

Metin bir günlük ya da mektup değil, tam tersi, kurmaca bir roman. Ancak dil ve kurgu olarak bende bıraktığı hissiyat, kitabın ismine yakışır düzeyde… 3 ana karakterin ağzından ayrı ayrı yazılan bölümlerden oluşan Yalnız Konuşmalar, yazılanları izinsiz bir şekilde okuduğum izlenimini uyandırdı ve karakterlerin iç dünyalarına davetsiz bir şekilde adım atmamı sağladı. Bu yüzden, kitabın anlatımı ve konusu bir yana, bu başarılı kurgusu bile onu bir adım öne çıkartmaya yetiyor…

“Doktorlar, karına, ailene her yalan söylediğinde aynı endişeyi yaşarsın, bu ahlak meselesi değildir, bilmiyorum, belki daha çok fiziksel olabilir, gerçeği söylemek seni korkutur, aslında kandırılmış olarak ölmek seni daha da korkutur, yalanlar hayatımızı devam ettirmemiz için değil midir? Sen hayatına devam etmeyeceğin zaman, artık gereksiz olduklarını düşünürsün. Anlatabildim mi?”

Ama yalan söylemeyi sürdürür Mario. Oğlu Lito’ya, kendisinin ölmek üzere olduğunu söylemez. Onunla son bir yolculuğa çıkmak, oğluna mutlulukla hatırlayacağı son bir anı bırakmak ister. Bu yolculuk sadece onun Lito ile değil, genel olarak hayatla, geride bırakacakları ile veda yolculuğudur.

“Plastik masaya oturuyoruz. Meydanda yaşlı insanlar, çocuklar ve köpekler var. Terliyorum ama çok mutluyum. Babam öksürüyor.”

Lito 10 yaşında. Ne babasının ölüyor olduğunun, ne annesinin içinde olduğu ruhani depremin farkında. Elbette bir şeyler hissediyor, ama onları gerçekçi bir şekilde yorumlamaktan henüz uzak. O, daha dünyayı tanıma evresinde. Babasıyla çıkmış olduğu yolculuk onun için yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak demek. Aynı zamanda konsantre olduğunda hava durumunu değiştirebilme yeteneğini test edebilecek fırsatlar demek.

“Konuşurken, beni çıplak bir şekilde aynalı dolabın önüne dikti. Elleri ensesindeydi ve hala biraz terliydi. Aynada kendimi izlerken o da beni izledi. Bedenimin en nefret ettiğim kısımlarını inceledim. Göğüslerimin yamukluğu. Sezaryen izi. Kalçalarımdaki gevşeklik. Dizlerimin altındaki pis tümsek. Geniş baldırlar. Ayaklarımdaki geçmeyen nasırlar.”

Elena, kocasının gözlerinin önünde ölüyor olmasının ağırlığını sonuna kadar yaşıyor. Bu ağırlık, yoğun bir üzüntü ile nefret arasındaki geniş bir skalada ilerliyor. Kocası ve Lito’nun yolculukları, onun kendi bedenini yeniden keşfetmesini sağlayacak bir gelişmeye neden oluyor. Kendi cinselliğini, kadınlığını tekrar hissediyor, ama bu aynı zamanda onun kendini cezalandırma biçimi de.

Yalnız Konuşmalar bizi, birbirine paralel 3 farklı hayata gizlice tanıklık ettirerek, onların iç dünyalarını, kendi kendilerine yaptıkları konuşmaları, yaşamı nasıl algıladıklarını vurucu bir şekilde bize hissettiriyor.

 

( Turgay Özçelik http://www.kulturmafyasi.com/olum-hayatin-bir-saglamasi-yalniz-konusmalar/ )

 

 

Tanıdık Bir Şarkı

 

Katalan edebiyatından söz edince zihnimde sadece beyaz bir sayfa beliriyor. Ne yazar-şair adları ne de bir yapıttan söz edebiliyorum. Sanırım Türkiyedeki pek çok okurun da durumu benimle aynıdır. Neden mi? Çünkü Katalancanın kendi küllerinden doğumu henüz çok taze. İspanya’da, 1936-1939 yılları arasında yaşanan ve tarihin en kanlı içsavaşlarından biri olarak bilinen İspanya İçsavaşı’nın galibi milliyetçiler olunca, Katalanca da dahil olmak üzere İspanyolca dışındaki tüm dillerin konuşulması yasaklanmıştı. Hatta bu dilde üretilen metinler imha edilmişti. Bu durum, içsavaşın muzaffer(!) generali Franco’nun ölümüne kadar sürdü. 1983 yılında çıkarılan normalleşme yasasıyla Katalanca ve diğer azınlık dilleri nihayet zincirlerinden kurtuldu. En azından İspanya için durum böyle. Ancak Katalancanın konuşulduğu Fransa, tek dil-tek millet-tek devlet nakaratını benimsediğinden Katalancayı uzun süreler yasaklı diller listesinde tuttu. Bu dilde eğitim alamaz, kendinizi resmi kurumlarda ifade edemez ya da savunamazsınız.

İspanya’daki yasağın kaldırılmasının ardında bu dilde önce şiir, sonra diğer edebiyat türlerinde metinler üretilmeye başlandı. Ancak Katalan yazarların bizim memlekette yayıncıların dikkatini çekip çevirilerin yayınlanması bu zamanlara kısmet oldu. Elbette bunda Katalancadan çeviri yapabilecek çevirmen bulma güçlüğünün de payı olsa gerek.

Katalan edebiyatının yaşayan en önemli isimlerinden Maria Barbal ile Türkiye okuru da tanışma olanağı buldu nihayet. Soyka Yayınları, yazarın 1985 yılında kaleme aldığı “Gölgeli Şarkı” adlı kısa novellasını Pınar Savaş’ın İspanyolcadan (evet, Katalancadan değil, ama buna da şükür diyelim, en azından İngilizceden değil) yaptığı çeviriyle yayınladı.

“Gölgeli Şarkı” Conxa’nın yaşamının bir izdüşümü. Conxa taşralı, yoksul bir ailenin kızıdır. Çocuğu olmayan teyzesinin yanına ev ve toprak işlerine yardımcı olması, hayvanlarla ilgilenmesi için gönderilir. Böylece zaten yoksul ve bol çocuklu asıl ailesinin sofrasından bir tabak eksilecektir. Conxa kendi deyimiyle “yumuşak ve sağduyulu” bir karaktere sahiptir. Neredeyse çocuk sayılacak yaşta, daha on üçünde ailesinin evinden gönderildiğinde bunu metanetle karşılar. Teyzesinin yeni evinde ne evin kızı gibi ne de hizmetçisi gibi, tam olarak durduğu yeri hiç bilemeden, hep bir çekingenlik içinde yaşar. Tarlaları sürer, ekin toplar, giysileri yamar, su taşır, hayvanları otlağa çıkarır… Köy yaşantısı içinde bir kadın ne yaparsa o da onların hepsini büyük bir uysallıkla yerine getirir. Hayat yerinde saymaz elbette; Conxa tüm bu işlerin üstesinden gelirken bir yandan da büyür, genç bir kadın olur. Artık erkeklerin ilgisini çekiyordur. Ve sonunda bir erkek de onun ilgisini çekmeyi başarır: Jaume.

Jaume ile evlenmeleri pek kolay olmaz. Zira o ücretli çalışan bir işçidir. Ailesinin toprakları en büyük erkek kardeşine kalacaktır. Oysa bu, taşra için neredeyse sefalet demektir. Yine de Conxa, Jaume ile evlenme ısrarından vazgeçmez ve genç çift evlendikten sonra Conxa’nın teyzesinin evinde yaşamaya devam eder. Evlilik Conxa’nın hayatında çok az şey değiştirmiştir. Yine aynı evin işlerini görmekte, aynı hayvanları gütmekte ve aynı ocakta çorba kaynatmaktadır. Ancak şimdi yanında sevdiği kocası ve peş peşe gelen çocukları vardır.

İspanya’da siyasi gerilim yavaş yavaş tırmanmaktadır. Haberlerle, kutuplaşmanın etkileri köye kadar sokulur. Ancak bunlara kulak tıkar Conxa. Zira onun hayatında yankıları olmayan, soyut şeylerdir söylenenler. Zamanla kocasının da taraf olmaya başladığında hissettiği şeyse bariz bir huzursuzluktur. Çocuklar büyür, işler ağırlaşır, teyzesi yaşlanır ve Conxa artık olgun bir kadındır. Yavaş yavaş ayak sesleri duyulan içsavaş patlak verdiğinde artık yaşananlar Conxa’nın hayatının dışında değildir. Kocası tutuklanır, nerede olduğunu ya da başına ne geldiğini bilmezler. Franco karşıtlarının yakınları askerler tarafından götürülmektedir. Bu kervana Conxa ve çocukları da katılır. Conxa tüm yaşananlar karşısında idareyi en büyük kızına devreder ve sessizliğe çekilir. Ne çocuklarına kol kanat gerecek gücü ne de isyan edecek dirayeti vardır. Serbest kaldıklarında kocasının öldüğünü öğrenir. Sanki mutluluk sonsuza dek elini çekmiştir Conxa’nın üstünden. Günlük yaşayışını sürdürür. Çocuklar büyür, evlenir, Conxa’nın torunları olur. Artık Conxa yaşlı bir kadındır. En küçük çocuğu ve geliniyle birlikte yine aynı evde yaşamaktadır. Ama gençler toprağı sürüp hayvanları gütmektense şehirde maaşlı bir işi tercih eder. Oğlu Barcelona’ya göçmeye karar verdiğinde hiç itiraz etmeden onlara katılır.

Yaşamı boyunca hiçbir şeye itiraz etmeyen, hep yumuşak başlı, hep anlayışlı, hep sessiz, hep kabullenen Conxa… Taşralı bir kadının pek de maceralı olmayan yaşamının ölümden dönen bir dilde anlatılan kısacık özeti. Oysa bugün bizim için ne kadar da tanıdık bir hikâye. Şehirde doğup büyümüş, kırsala dair bilgisi ve ilgisi “orada bir köy var uzakta”dan öteye geçmeyen, köyü sahillerde tatil kaçamakları yapılan “otantik” beldelerden ibaret sananlar için bile…

Maria Barbal Barcelona’da yaşıyormuş. Kitabın Türkçe yayıncısının verdiği bilgiye göre İspanya kırsalına da yabancı değil, çocukluğunun bir bölümü oralarda geçmiş. Barbal hem kente hem taşraya dair gözlemlerini, metne ustalıkla yedirerek çok sahici bir atmosfer yaratmış. “Gölgeli Şarkı” mesafeli, sade ve dingin anlatımı sayesinde okurda çok büyük duygusal dalgalanmalara yol açmadan sessiz, sakin akan bir dere gibi ilerliyor. Koskoca bir yaşamı yüzlerce sayfada didik didik etmektense kısacık bir novellada belki de sadece söylenmeye değer olanları, yaşam öyküsünün en akılda kalan yanlarını okutuyor bize. Her şey Conxa’nın anılarında, hafızasında kaldığı kadar var. Yazarın bildiği, bilebileceği ayrıntılar, sorabileceği sorular ve arayabileceği yanıtlar metne sızmamış. Böylece “Gölgeli Şarkı” tamamıyla Conxa’ya ait olabilmiş.

“Gölgeli Şarkı”, Maria Barbal, Çev.: Pınar Savaş, 92 s., Soyka Yayınları, Nisan 2015

( Melisa Ceren Hasmaden  melisahasmaden@gmail.com Remzi Kitap Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

 

 

 

Farklı Deneyim

 

Yalnız Konuşmalar, Latin Amerika edebiyatının parlayan yıldızlarından birisi olan Andres Neuman‘ın bir eseridir. Yazmış olduğu kitaplarda okuyucusuna aynı tadı verebilen ender yazarlardan birisi olan Andres Neuman’ın bu kitabı orijinal dilinde Hablar Solos adını taşımaktadır. Kitap kendi dilinde ilk kez 2012 yılında yayınlanmıştır. 2016 yılının Nisan ayında ise Gökçegül Küçükkaya‘nın çevirisiyle Soyka Yayınevi tarafından Türkçeye kazandırılmıştır.

Yalnız Konuşmalar

Lito henüz 10 yaşındadır; çok iyi konsantre olursa hava durumunu değiştirebileceğini düşünür. Mario ise oğluna hatırlayabileceği bir anı bırakamadığı için endişeli bir babadır. Bu hedefini yerine getirebilmek için bir gezi planlar. Lito ise gerçekte her şeyden habersizdir. Mario fazlasıyla hastadır ve ölümle burun burunadır. Mario ve Lito garip coğrafyalardan geçecekleri bir yolculuğa çıkarlar.

Elena ise durmaksızın kitap okuyarak destek bulacağını umut eden birisidir ve kendi moral seviyesini zorlayacak bir maceraya atılmak üzeredir. Baba, oğul ve anne her birisinin anlatımı farklıdır; her birisi kendimizle konuşma yöntemlerimizi farklı bir biçimde yansıtır. Birisi konuşmayla, birisi düşünceyle, bir diğeri ise yazarak bunu yapabileceğimizi belirtir ama her birisi gerçekleri birbirine söyleme cesaretini kendisinde bulamaz. Böyle olsa bile her birinin sesi acıyı yansıtır.

 

Andres Neuman, Latin Amerika edebiyatının parlayan yıldızlarından birisidir hatta bu anlamda geleceği olan yazarlardan birisi olarak gösterilmiştir. Yalnız Konuşmalar adını taşıyan romanında ise üç farklı anlatıcıya yer verip zekice bir kurgulama yapmıştır. Bir tarafta ölümle burun buruna olan bir baba vardır ve bu babanın tek hedefi oğluna hatırlayabileceği bir anı bırakmaktır. Hikayeyi dokunaklı kılan biraz da bu koşuldur.

Başlangıçta belirttiğim iki aşk hikayesinin kahramanlarından birisi iyi eğitimli ve iyi bir okuyucu olan Elena’dır. Elena, yaşadığı hemen hemen her şeyi yazarak kaydeden bir kadındır. Eşine aşık olmasına rağmen onun bu dünyadan göçüp gideceğine hazırlıklı olmak istemektedir, bunun için en yakınındaki isimlerden birine, doktoruna aşıktır.

Kitabı romantik bir kitap olarak tanımlayamam ama neden okunması gerektiğini anlatırken çok basit bir şey söyleyebilirim. Üç farklı anlatım, üç farklı bakış açısı sizi bekliyor olacak. Bu bir okuyucu için farklı bir deneyim olacaktır. Kurgusu akıcı ve sadeolan bu kitabı okurken dikkat etmeniz gereken noktalardan en önemlisi kesinlikle cinsellik içeren kısımlardır. Dolayısıyla kitabın yetişkinler tarafından okunması gerektiğini belirtmeliyim.

 

https://www.grisayfalar.com/yalniz-konusmalar-andres-neuman/ )

 

 

 

KEFARET GÜNAHIN İÇİNDEDİR

 

Eskiden de düşünürdüm ama bu sıralar aklıma daha sık düşer oldu. Anadolu’nun bir köyünde doğup, büyümek ve yaşama orada devam etmek, hatta belki de şehre bile sayılı giderek ömrü bitirmek nasıl olurdu?

Sorular  beraberinde kişiye yanıtlarını getirmese bile en azından işaretlerini gösterir. Oysa Anadolu’nun değil bir köyü, büyükçe şehirlerinden birinde kalmayı becerememiş biriyim. Hayatımdaki önemli yenilgilerden biri olarak görürüm.

Seyahati bol bir işim var. Geçen ay Amerika’daydım, bu ay her hafta ülkemde bir şehre gidiyorum, önümüzdeki ay bir hafta Barcelona’dayım, sonra da bir hafta Montreal.

Seyahat rutinlerimi değiştiriyorum. Eskiden ön tarafta ve koridorda oturmayı tercih ederdim, şimdi  ise her zaman arkada ve uçuş 1 buçuk saatten uzun değilse cam kenarındayım. Son Ankara seyahatimde bozkırdaki 30, bilemedin 40 haneli köyleri üzerinden geçerken yine o soru beni dürttü, o köyde bir evde doğsam, büyüsem, evlensem, çocuklarım olsa ve yaşlansam nasıl olurdu?

Biz metropol insanları bu aralar daha sıkça benzerlerimizle, kapalı topluluklar halinde, tüketimi minimuma indirdiğimiz, kendi ürettiklerimizle yaşamımızı idame ettirdiğimiz, daha ileri giderek çocuklarımızı kendimiz eğittiğimiz bir hayatı düşler olduk. Bence ne öylesi ne de böylesi mümkün değil. Bu şehrin kiri, pası, insan ilişkileri iliklerimize çıkmayacak şekilde işledi.  Keşmekeşi olmazsa olmaz. Çocuklarımız ağaçlara tırmanacağı yerde hafta sonlarında saatlik ücret ödediğimiz kapalı salonlarda yapay tırmanma duvarlarına tırmanarak hafta boyu biriken enerjilerini  tüketmeye çalışıyorlar. Ağaçlardan kiraz erik  toplayıp, dutlar dökülsün diye ağaç dallarına kırmayacak ama dutları yere düşürecek ayarla vurmak veya  tırpan sallamak yerine (benim evdeki ergene bunu söylesem uzaylı diliyle konuşuyormuşum gibi bakar yüzüme)  spor salonlarına gidiyor, kol kasları gelişsin diye ağırlık kaldırıyorlar.

Belki tıp fakültesinden sonra daha gençken, dünyaya daha açıkken (altı milletten on kişiyle telekonferans yapmak gibi değil) hadi köyden vazgeçtim bir kasabaya gitmeye cesaretim olsaydı bunları tartışabilecek yüzüm olurdu. Oysa yok ve daha devam edersem bu klavye fedailiğinden başka bir şey olmaz.

Maria Barbal bildiğim bir yazar değildi. Onu Antoni Casas Ros yazıma koyduğum “Katalan edebiyatı” etiketi  vesilesi ile tanıdım.

Maria Barbal, Katalan edebiyatının önde gelen isimlerinden biriymiş. Hatta şöyle diyeyim Antoni Casas Ros melez, o safkan. Maria Barbal’ın hayatında çocukluğunun geçtiği Pallars’ın izlerini yapıtlarında görmek mümkünmüş (Wikipedia öyle diyor). Gölgeli Şarkı’da İspanya kırsalının inanılmayacak bir güzellikte, sadece orada yaşamış birinin anlatabileceği şekilde anlatılıyor olması bu savı destekliyor.

İki adım fazla gittim, bir adım geri geleyim: Dün akşam iş dönüşü başladım ve bitti.

Maria Barbal, Gölgeli Şarkı’da temelde bize çok aşina bir hikaye anlatıyor. Geliri kıt, çocuğu bol ailenin çocuklarından biri, ki bu elbette bir kız çocuğudur, görece varlıklı ama çocuğu olmayan yakın akraba bir aileye kısmen evlatlık, kısmen ev işlerine yardımcı olmak üzere, en azından çeyizinin iyi olacağı varsayımı ile verilir. Kız çocuğu bu evde yaşar ama hiçbir zaman o evin çocuğu gibi olmaz, büyür, evlenir, bir şekilde acılar yaşar, torun tombalağa karışır ve nihayetinde onu hayata dair bekleyen en önemli olaylardan biri koruması altında olduğu oğlu ve ailesi ile köyden kente göçle karşı karşıya kalır.

Son kısım hariç, Gölgeli Şarkılar’da benim ilk başta üstüne sorular kurduğum hayatla büyük oranda örtüşen bir hayat anlatılıyor. O, Conxa’nın hayatı. Jaume’ye aşık, ondan üç çocuk doğuran, tarlada çalışan, hayvanları otlatan, çorba pişiren, İspanya iç savaşı sırasında büyük kızını kendine direk belleyen, feminist Delina’nın çocukluk arkadaşı, yaşamının son günlerinde kefaretin günahın içinde olduğuna  kanaat getiren dünya iyisi Conxa’yı size takdim etmek isterim.

Maria Barbal, neyi, neden ve ne kadar anlatması gerektiğini bilen yazarlardan. Örneğin, İspanya iç savaşının ana karakteri Conxa’nın hayatında yeri çok ama çok önemli ve o bunu okura veriyor. Derdi iç savaşı anlatmak değil. Conxa’nın bu savaş yüzünden kaybı onu ne kadar yaraladıysa, o bundan ne anladıysa Barbal’ın da anlatacağı o kadar.

Barbal’ın kırsalı anlatışındaki sadelik Aytmatov’u, Conxa’daki  karakteriyle bütünleşmesi Szabo’yu aklıma getirdi. Barbal’ın dili çok sade, Conxa nasılsa öyle, süse gereksinimi yok, zaten Conxa ışıl ışıl palşıyor, Barbal’ın üslubu, hikayeyi anlatışındaki özen metnin bütününde çok kolaylıkla görülüyor.

Kitabı bitirip kapattığımda hissettiğim fazlası var, eksiği yok…   bilindik bir halk ezgisi vardır, birçok dilde sözler yazılmıştır, her kulağa aşinadır, ama bir gün hiç beklenmedik bir yerde, nadide bir sesten öyle bir yorumunu duyarsınız ki, içinize işler…

Öyle yani…

( https://selgingb.com/2015/05/26/golgeli-sarki-maria-barbal/ alınmıştır)

*****

 

Kitap Eleştiri: Yalnız Konuşmalar (Wall Street Journal)

 

Mario’ya kanserin son safhasında denildiğinde, karısıyla birlikte oğullarına yalnızca grip olduğunu söyler. Fakat oğulları bir şeylerin ters gittiğini bilmektedir.

 

Çok sevdiğiniz kişilere ne zaman yalan söyleyebilirsiniz? Mario ve karısı Elena, Mario’nun kanserin son safhasında olduğu teşhisi konduktan sonra bu soruyla karşı karşıya gelirler ve oğullarından bu bilgiyi saklamaya karar verirler. Fakat; kocanın zayıf düşen bedeni, eşin aile hakkındaki tereddüdü, oğulun kandırıldığına dair kuşkuları, Andres Neuman’nın novellası “Yalnız Konuşmalar”da soruya pek çok değişik hal aldırıyor.

Mutlu bir anı bırakmaya karar veren Mario, 10 yaşındaki oğlu Lito’yu yanına alıyor, ucuz otellerde ya da kamyonun arkasında yatıp, kumsalları gezerek ve çok fazla dondurma yiyerek, uzun bir yolculuk yapıyorlar. Evde ise Elena, Mario’nun eli kulağında ölümünü kabullenme savaşı verirken, Mario’nun doktoruyla bir ilişkiye giriyor.

Her bir karakter kendi bölümünü öykülerken anlatı farklı biçimler alıyor. Mario Lito’yu arkasında bırakacakken, bunu planlıyor ve ciddi bir dizi kayıt tutuyor. Bu esnada okuyucu da Lito’nun öykü akarken düşüncelerini dinliyor.

Bay Neuman, bir olayda her bir karakterin olayı nasıl farklı, çokça birbiriyle çelişkili, ayrı yollarla anlattığını ustalıkla sunuyor. Lito’nun babasıyla bir barda oluşunu ve bir sihirbaz olduğunu iddia eden adamla karşılaşmasını düşünün: “Babam, ‘Haydi gidiyoruz, geç oldu,’ diyor… ‘Patron,’ diye sesleniyor sihirbaz arkamızdan. Babam yürümeye devam ediyor. Pek de kibar değiliz. ‘Bir saniye hocam,’ diyor tekrar. Babam yavaşlayıp elimi sıkıyor, ‘Lito için bir hediyem var,’ diyor adımı tahmin ederek. Aynı karşılaşma için Mario’nun aldığı tavır: ‘Ta ki o sahte sihirbaz gelip bizi rahatsız edene kadar. Bak, sana söylemek zorundayım o herifin ne istediğini, biliyorum, oradan birden ayrılmamız seni kızdırdı, işte bu yüzden sana açıklıyorum, bu tekrar kusmama sebep olacaksa bile, her neyse, hatırlıyorsan ilk kim konuşmuştu, daha doğrusu, kime dokunmuştu?”

Eve döndükten sonra Mario’nun durumu hızla kötüleşir ve Lito’ya bunun bir gribal nöbet olduğu söylenir. Lito, bir şeylerin ters gittiğini biliyor gibi görünür: “Geçen sene şu virüse yakalanmıştı ya. Eskisi gibi değil artık. Ama bunu kabul etmiyor.” Sonunda Lito, Elena’nın ailesiyle kalmaya gönderilir, çift, kendi sorunlarının üstünü örtüp sürekli her şeyin yolunda olduğunu iddia eder, tıpkı Elena’nın yazdığı gibi: “Bizimkiler, olaylar iyi gittiğinde her şeyin daha az korkutucu olduğuna inanırlar.” Mario öldüğünde Elena, Lito’ya büyük yalanı açıklamak yerine babasının bir araç kazasında öldüğünü söyler.

 

Karakterler bunları yaparken kitap bazı izaha muhtaç yerlere sahip. Seks sahneleri okuyucuyu en yakın manastıra koşturmaya yetecek kadar derin. Ve ailenin ve hastalığın anlatısındaki hareketliliğe rağmen, İngilizce’ye çeviri (Nick Caistor ve Lorenza Garcia) çok alelade.

Dilin doğasındaki paradoksu çözmek, – tema Bay Neuman için basit bir çatıdır- göründüğünden daha az sorundur. Öte yandan, ağır gerçekleri bize uygun duyumsamamız için somutlaştırabilir. Örneğin Elena, teselliyi edebiyatta bulur. Baştan sona kadar roman okur. Merak da ediyor: “Farkına varmadan, sanırım ihtiyacımız olan kitapları seçip okuyoruz ya da o zeki oluşumlar, kendi okuyucusunu seçiyor ve okuyucusunun ilgi alanına giriyor. Her kitap bir I ching aslında. Seçersin, açarsın ve oradadır, seni de içine alır.”

Ama, “Yalnız Konuşmalar”da dil bir ağrı kesici olabilir, ayrıca bir zehir de… Mario fiziksel olarak kendini nasıl duyumsadığı ya da yolculuğun belli ayrıntıları konusunda Elena’ya yalan söylüyor. Doktorla ilişkisi ve duygusal olarak nasıl duyumsadığı konusunda da Elena Mario’ya yalan söylüyor. Ve elbette, ikisi birlikte Lito’ya yalan söylüyorlar. Bu seçim hastalığından daha ziyade Mario’yu merak etmektir. Mario’nun ilk anlattıklarında olduğu gibi; “…dedenlerle birliktesin ve seni niçin onların yanına yolladık bilmiyorsun. Her gün konuşuyoruz, iyi görünmeye çalışıyorum, gezi boyunca mutlu görünüyoruz. Seni aldatıyor muyuz oğlum? Evet, sana yalan söylüyorum. Peki, iyi mi yapıyorum? Bir fikrim yok.”

Mario’nun tüm gerçeği kaydetme çabası oğlu içindir, karşısında gücünü fark eder. Yazdığı gibi; “Yalanlar yaşamı sürdürmemiz için bize yardım ediyorlar, etmiyorlar mı?”

 

Brain P. Kelly – Editör (18. Nisan.2014) WSJ’da yayınlanmıştır.

******

DAİR YAZILARI…

 

Üç arkadaş; konumuz edebiyat. SOYKA’ya pozitif ayrımcılık yapıyoruz. Kitaplarını tanıtıyoruz. Bedava üstelik. SOYKA’nın ticari kaygıları da yok zaten. Alan memnun satan memnun. Sohbetin tarafları: KSE – Blogun Editörü, MUH – Blogda yarı zamanlı muhabir, SOYKA – Yayınevinden bir arkadaş. Buyurun…

 

KSE – “Ticari kaygımız yoktur,” demeye utanmadınız mı?

SOYKA – Gerçekçi bulunmadı. Dolayısıyla yalancı durumuna düştük ve utandırıldık. Duyar duymaz, abartmayın diyenler de oldu. Onların para kazandıkları bir alandı ve biz para ilk sırada değil diyorduk. Yerine göre sert bir tepkiydi. (Gülüşmeler)

MUH – Trajik aslında.

SOYKA – Trajikomik demek daha manalı olurdu.

MUH – Peki, trajikomik diyelim.

KSE – İlk romanla başlayalım mı? Katalanca ve bir kadın yazar seçimi; başlangıç için hayli ilginç geldi bize.

MUH – İlginç ve çok ilginç de bir adı var: Gölgeli Şarkı.

SOYKA – Sağ olun. Umarım iyi bir şey söylemişsinizdir.

MUH – İyi bir şey.

SOYKA – Aslında bir kadın yazarla başlayalım diye düşünmedik. İyi bir eserle başlamayı hedefledik. Tek derdimiz nitelikti.

MUH – Gölgeli Şarkı’da uzun bir hikaye var aslında ama çok belli etmiyor. Cümleleri gibi, o uzun hikayeyi kısa ve öz anlatmış Barbal.  Çocukluktan başlıyor, kadın oluyor. Çok uzun bir zaman ama yüz sayfa demeden hikaye bitiyor.

 

(Devamı… http://kitapsevenlerle.blogspot.com.tr/2016/04/yalnz-konusmalar-kar-adam-golgeli-sark.html )

 

******

Gölgeli Şarkı: Bir Parçacık Gökyüzü ve Gözyaşı Vadileri

 

Kadın olmak zordur… Hayatın getirdiği gündelik alışkanlıklar ve görevlerin arasında kendine zaman ayıramayan kadının yaşadıklarını anlatmak da çoğunlukla edebiyata düşer. Aslında düşerdi desek daha doğru. Romanlar artık erkek dünyası üzerine kurulu ve kadınları birer yan obje olarak bilinen tiplemelerden ibaret kullanıyor. Klasik edebiyatın fenomen haline getirdiği o kadın karakterler artık yok. Ergen romanlarında gördüğümüz kadın ana karakterler de neredeyse erkek gibi… O tatlı dil, zerafet ve etkileyicilikten uzaklar… Oysa kadının dili ve üslubu etkileyicidir. Kadın dünyası iyi anlatıldığında daha gerçektir, dokunaklıdır. Tıpkı Conxa’nın hikayesi gibi… Gölgeli Şarkı’nın Concepcio’su gibi…

 

Dünyaca tanınan Katalan kadın yazar Maria Barbal’ın ilk romanı “Pedra de tartera” Nisan ayında yeni bir yayınevince okura sunuldu. Pınar Savaş’ın çevirisiyle “Gölgeli Şarkı” adını alarak Soyka Yayınları tarafından sunulan Barbal, roman, novella ve tiyatro oyunlarıyla bilinen ve sevilen güçlü bir kalem. 1985’te yayımlanan novellası “Pedra de tartera” büyük yankı uyandırmış ve katalanca yazının en önemli eserlerinden biri haline gelmiş.

 

Bir kadının, Conxa’nın öyküsü “Gölgeli Şarkı”… 80 yıllık bir yaşam öyküsü, derinlikli bir anlatı. Çocukluğundan itibaren yoldaşı olduğumuz kadın her sayfada içimize işliyor. Bunu da süsten, ağdadan uzakta sadece salt gerçekle yapıyor. Güllük gülistanlık mutlu bir hayatı yok ama her şeyi duru bir üslupla anlatıyor. Bir köye gittiğinizde yaşlı bir teyzeyle konuşmak gibi… Hani o ateşin başında oturur ve ikramlar önünüze gelirken eskilere dalar da anlatır ya, öyle… Özlemlerini, mutluluğunu, hayal kırıklıklarını, keşkelerini de katar ya sesine… Öyle bir şarkı bu… Barbal da geçiyor karşınıza anlatıyor… Çocukluğunu anlatıyorsa çocuk oluyor, evlendiğinde kadın, doğurduğunda anne… Yaşıyor ve yaşatıyor.

 

Altı kardeşin beşincisi Conxa… Annesine göre Tanrı istediği için dünyaya gelmiş, ne de olsa onun arzularına boyun eğmek gerekir… Ekmek kıt, boğaz fazla bir dönemde gelmiş dünyaya. Yuvayı yapan dişi kuş olan annesinin bildiği sadece iki şey var: Çalışmak ve tasarruf. Babasıysa çok geniş bir insan… Sert sözler etse de şımartan, anlattığı öykülerle büyüleyen bir adam. Conxa’nın kaderi ise onların yanında değil, teyzesinin yanında büyümek. Bir boğaz daha az olsun bu kıtlıkta… Hem de teyzesine yardım etsin diye ev işlerinde. Tanıdıktan sonra sevilmesi kolay olan ve emirleri anında yerine getirildiği sürece sorun çıkarmayan teyzenin yanında alıyor soluğu Conxa… 11 yaşında yaşanan bu taşınma ile başlayan yeni hayatı hayli zorlu geçiyor. Köylü ancak 16 yaşına geldiğinde içlerine kabul eder onu… Sonrası aşk, mutluluk, acı, savaş ve etkileri… Kısacası tüm çıplaklığıyla hayat!

 

Barbal kır ve köyden yoksullukla örülü bir yaşamı kısacık ama derinlikli şekilde anlatıyor. Eksiği yok fazlası var. Baskıcı bir dönemi ve savaşı da içinde barındıran anlatımında her notaya aynı tonda basıyor şarkısında. Üslubundan şaşmıyor. En zor dönemi ve en acı olayı bile aynı zerafetle anlatıyor, zorlamıyor. Bunca sadeliğine rağmen duygu yoğunluğunu yaratan üslubu da bu sade yaşam öyküsünü hepimizin öyküsü haline getiriyor.

 

Bir parçacık gökyüzü ve gözyaşı vadilerinden oluşan ıstırabımızdır hayat… Her şarkı dansa kaldırmaz insanı… Kayıp cennet gibi hatırlarız aşkı, içimizdeki havluyu atarız bazen, günler yüreğimizin üzerinde bir mezar taşı gibidir çok zaman… Ama hayat bu işte… Barbal’ın doğanın içinden, tarlada çalışan ve ev işlerine yardım eden küçük kızdan aşkla, çocukla, olgunlukla ve torunlarla kadının her halini anlattığı incelikli bir novella “Gölgeli Şarkı”, tadına doyulmayan…

 

( Serkan Murat Kırıkcı http://www.bodakedi.com/2015/07/golgeli-sark-bir-parcack-gokyuzu-ve.html )

*******

Katalan Yazarın Büyük Yankı Uyandıran Romanı Türkçe’de

 

Dünyaca tanınmış Katalan kadın yazar Maria Barbal’ın ilk romanı “Gölgeli Şarkı” ülkemizde ilk kez okuyucu ile buluşuyor. Amazon, Goodreads ve Googlebooks’ta okurların tam not verdiği roman Soyka Yayınları etiketiyle raflarda…

 

Roman, novella ve tiyatro oyunları Almanya, Avusturya, Portekiz ve Fransa gibi ülkelerde yayınlanarak dünyada nitelikli edebiyat eserleri seçen okuyucu ile buluşan Katalan kadın yazar Maria Barbal’ın ilk eseri “Pedra de tartera” (heyelanda bir çakıltaşı) “Gölgeli Şarkı” adı ve titiz bir Türkçe çeviri ile ülkemizde.

 

Yazarların bir yandan yaşadıkları coğrafyadan beslenerek öte yandan evrensel değerlere sahip eserler vererek değerli olduğunu ifade edersek Barbal’ın yaşam öyküsünün önemi ortaya çıkıyor. Katalanların Pallars Jussa adını verdikleri bölgede; Tremp’te doğan Barbal (bu nedenle Trempli diye de çağrılmaktadır) Barselona’da yaşamını sürdürmüştür. Novellasında Barbal, yaşam öyküsünün varsıllığından da yola çıkarak kır ve köy yaşamına dair gözlemleriyle bir çocuğun kadına dönüşen yoksullukla iç içe yaşamını kısa ve çarpıcı tümcelerle bize aktarıyor. Baskıcı dönemlerin en hoyrat, zalim ve denetimsiz uygulamalarının yaşandığı anları, kendine özgü yapısıyla, içten ve dramatik bir dille okuyucusuna aktarmayı başarıyor. Köyde ya da kentte, nerede yaşanırsa yaşansın insanın içine işleyen öyküler vardır. Gölgeli Şarkı, koşulsuz, zorlamasız içimizden birinin öyküsüne dönüşüyor.

 

Barbal; “yazıyorum çünkü yazmak başka birinin derisinden içeri nüfuz etmek gibidir,” diyor. “Gölgeli Şarkı” da tıpkı yazarın söylediği gibi en sonunda derimizden içeri dalarak, bizi ele geçiriveriyor. Günümüz koşuşturmasının, yeni dünya düzeni dayatmalarının arasından susuzluğumuz giderecek bir vaha gibi bizi karşılıyor. Dünyaca tanınan ve beğenilen çok güçlü bir kalemle sizleri buluşturmanın onurunu yaşıyoruz.  Maria Barbal’ı bir yere not edin.

 

Bu arada iki cümle de yayıncısı için edelim… Soyka Yayınları, Odem Yayınları’nın markası olarak henüz çok yeni… “Yayıncılık toplumsal bir sorumluluğu yerine getirmektir.” mottosuyla ilk kitaplarını Nisan ayında yayımlamışlar. Peter Venison’un kaynak kitap olarak nitelenen “Otelciler İçin 100 İpucu” dünyada best seller da olmuş.

 

Yayıncılığı ticari bir iş olmaktan öte toplumsal sorumluluğun bir parçası diye niteleyen Odem Yayıncılık Limited Şirketi, okura tüketici diye yaklaşmıyor, okumanın erdem olduğuna inanıyor. Yazara, çevirmene, editöre emeğinden dolayı saygı duyuyor. Hevesle hazırlanılıp iletilen yapıtların sahiplerine yüksekten bakmıyor, yanıtlıyor, ağırlıyor ama eleştiriyor da. “Bizim için yayınlanamayacak kitap, okuyucunun önüne çıkarmaktan sıkıntı duyacağımız acemilikte olandır. Yazımdan, okuyucuya ulaşana kadar her merhaledeki insan emeğine saygılıyız. Her konuda çok nadir kitaplarla geliyoruz. Aranabilecek, ulaşılabilir, yakın…” diyorlar…

 

Yakında basacakları iki kitabı da açıklamışlar. Latin Amerika ve Avrupa edebiyatının en önemli yazarlarından biri olarak gösterilen ve ödüllere boğulan yazarı Andres Neuman’ın son romanı “Talking to Ourselves”i okurla buluşturacaklar. Üç yıl önce Cervantes Enstitüsü’nde Arjantin Günleri kapsamında ülkemize de gelen yazar ilk defa dilimize çevrilmiş olacak. Hakkında yapılan yorumlara bakılırsa şimdiden listemize ekleyeceğiz…

 

Romen oyun yazarı, gazeteci ve romancı Mihail Sebastian’ın “Kaza” adlı romanı da çıkıyormuş. 1940’da yayımlanan “Accidentul” da ilk kez okurlar buluşuyor. Zamanının ruhunu yansıtan ve Romanya üzerine yazılmış kusursuz bir örnek olarak nitelenen romanı da merakla bekliyoruz…

(Serkan Murat Kırıkcı http://www.bodakedi.com/2015/05/katalan-yazarn-buyuk-yank-uyandran.html )

*******

Gölgeli Şarkı

 

Okuduğum kitap, edebi tür olarak bir novella. Benim için ise; küçücük bir roman, kocaman bir öykü.

 

Kadının her hali; çocuk, genç-aşık, yetişkin-anne, olgun-eş ve büyük-anne. Saç örgüsü zarafetinde yıllar ve duygu geçişleri…

 

Köyde geçen harika bir öykü… Dağ bayır, dere tepe dolaşmak, betonların arasında okurken , doğanın yeşille ve suyla ritmini hissetmek…

 

Yazarın yetiştiği coğrafyanın koşullarını bir cümle ile anlıyoruz “iş çok, ekmek kıttı”. Emeğin yüceliğini, çalışmanın meşakkatini, çalışırken neler kaçırdığımızı, görüyoruz…

 

Kadın olmak zor, her yaş da ve coğrafyada… Bazen çalışmaya sığınıyoruz, bazen çocuklara… Bunları yüreğimizin bam teline basarak anlatmış yazar…

 

Mülkiyet mi, insanca yaşamak mı sorgusu?.. Öğrendiklerimizi yaşama geçirmede ne çok zorluk çekeriz. “İnsanlar nesnelerden daha önemlidir ama, anlamakta zorlanıyordum.” diyor

 

Altını bir değil, bir çok kez çizmek, sayfayı kazımak istediğim cümlelerden biri: “aşık olup çılgın gibi sevinç hissettiğim o dönemi bir kayıp cenneti hatırlar gibi hatırladım”

 

Kırılan düşlerimizi, yüreğimize gömdüklerimizi bulmaz mıyız bu cümlede? “Günler yüreğimin üzerinde bir mezar taşı gibiydi”

 

Zamanın uzunluk birimi acılarımıza göre değişiyor, “sanki, bir buçuk ayda bir sürü yıl yaşamıştım” diyor yazar…

 

Çocukluğumuzdan içimize işlemiş, köklerimizin olduğu toprak kokusu, o özel rayiha, belleğimizi tazeler. Onu duyumsadığımız an bedenimiz nerede olursa olsun, ruhumuz yola düşer; çocukluğumuza ve köyümüze gider…

 

Yaşamda acıyla, yoklukla, güçlükle, mücadele ettiğimiz sürece varız.

 

“İçimde çoktan havluyu atmıştım” dediğimizde, ancak o zaman, dans biter; şarkılarımıza gölge düşer…

 

Bunu bize 92 sayfada anlatan bir yazar var… İyi ki var, iyi ki yazmış…

 

( http://karadenizveokuma.blogspot.com.tr/2015/05/golgeli-sark.html )

*******

KÜLT YAZAR DAVİD ALBAHARİ ÜSKÜP’E GELDİ

Sırbistan, Avrupa ve dünya yazarı David Albahari “Ludvig” romanının tanıtımına katılmak için Üsküp’e geldi. Geçenlerde Genç Kültür Merkezi’nin “Frosina” sinemasında düzenlenen “Ludvig” romanın makedonça tercümesinin tanıtım törenine beklentinin aksine az sayıda, ancak gerçek roman severler katıldı. Romanı “Ikona” yayın evi bastı.  Çok sayıda romanı bulunan Sırp kült yazarının şimdiye kadar makedoncaya altı romanı çevrildi, son yirmi yıl Kanada’da yaşayan yazar, literatürdeki 30 otuz yıllık seyahati serüveninde çok sayıda hayran kazandı.

Romanlarının yanı sıra yazar, özellikle kısa otobiyografik hikayeleri ile tanınmaktadır. İkinci romanı “Ölüm Açıklaması” ile ün kazanan yazar, aynı romanla “İvo Andriç” ödülünü kazandı, ardından diğer prestijli ödüllere de layik görüldü. Belirtilmesi gereken diğer eserleri “Tuzak”, “Kardan Adam”, Çinko” ve elbette “Ludvig” romanı. Eseri makedoncaya Aleksandar Prokopiev tercüme etti.. Üsküp ve Makedonya okuyucularının David Albahari ile görüşmesi için olağanüstü bir fırsat doğdu. Konuk yazar törende teşekkürlerini dile getirerek, tekrar gelmek istediğini, ayrıca “Kız” ve “Kontrol Noktası” romanlarının da makedoncaya çevrilmesini arzu ettiğini kaydetti.

David Albahari’nin (1948) içine kapanık bir yazar, zaman zaman hermetik bir ifadesi olduğu söylenir. Romanları büyük bir dikkatlı okunması gerekiyor. “Ludvig” romanında iki yazar hakkında söz ediliyor. Yazarlardan birinin ismi Ludvig, ikincisi de aynı Ludvig ancak kendisini “C” harfı olarak tanıtıyor. “C” yazar, meslektaşı ile saplantı içinde bulunyor, Mozart ve Salieri ilişkisine benzer bir durum.

“Romanın çevirisinin tanıtım törenine davet edilmem benim için büyük bir gurur. Eserimin başka dillere tercüme edilmesi gerçekten çok güzel. İnanıyorum ki  roman okurlarda etki yaratacak, özellikle yazarlarda.  “Kız” ve “Kontrol Noktası” romanlarının da makedoncaya çevrilmesini ve konuk olarak tekrar Üskübe gelmek istediğini kaydeden Albahari, “eğer bazı kesim “Ludvig” romanının Belgrada yönelik eleştiri olduğunu düşünürse, o düşünce doğru değildir çünkü tüm şehirler birbirine benziyor” dedi. “Ben romanda sadece cevap bekleyen bazı soruları ve ikilemleri hatırlatmak istiyorum” şeklinde konuşan Albahari, katılımcıların sorularını yanıtlayarak “Frosina” sinemasının salonunda romanlarını imzaladı. Hangi yazarların kendisinde en çok etki yarattığı sorusu üzerine Albahari, kariyerinin başında amerikan nesir yazarı Con Bart ve özellikle Robert Kuver’i ilham aldığını vurguladı.

Kendisine çok sayıda yazar etki bıraktığının altını çizen Albahari, özellikle postmodernistlerden çok farklı olan Singer’in hayatında ayrı yeri olduğunu vurguladı. Albahari, ayrıca, post modernizim akımının yazara her şey serbest bıraktığını söyledi.. Konuk yazar “Tomas Pinçon’un  yada David Albahari’nin sevilmesi için hiçbir zaman geç olmadığını kaydederek davetlilerle şakalaşmayı da ihmal etmedi.  (T.I.)

 

( http://balkon3.com/tr/kult-yazar-david-albahari-uskube-geldi/ )

******

Quill and Quire – Ellen Elias-Bursac

 

David Albahari’nin İngilizce’ye çevrilmiş dördüncü romanı, sürgün ile mültecilik düşüncesini ölçülemez uçurumla birbirinden ayıran bir meditasyon. Mülteciler, evlerinden, uluslarından uzağa topluca gelip, birlikte kendi toplumlarını, tesellilerini ve umutlarını bulmaya meyillidirler. Kar Adam’da öykülendirilen ise, bulduklarının sadece yalnızlık ve isimsiz bir sürgün olduğudur. Kitapta bu yalıtılma ve memleketsizleşme duygusu kaçamayacakları bir   biçimde onları içine çekmektedir.

Romanın başlangıcındaki Albahari’nin sürgünü, bir romancının savaşın tahribatından kaçışı ve bir Kanada üniversitesine varıp konuşlanmasıdır. Evini terk kararı verişi, hemencecik ve açıklıkla görünür kılmıştır ki; yazar berbat bir hata yapmıştır. Üstüne üstelik yeni bir yaşama başlamanın yıkıcı tuhaflığı ve yer değiştirmenin üzüntüsüyle, akademik dünyanın entelektüel burnu büyüklüğünden nefret edecektir. Profesörlerin her şeyi mutlak bir kesinlikle biliyor olma halleri ve öğrencilerin de çabukça beyin yıkama geyrtkeşliği onu iyice izole eder. Yabancılaşmanın yarattığı sürgünlük duygusu yıkıcı hale gelir. İşte bu noktada tek rahatlatıcı şey portakla suyudur. Kopuştan önce memleketinde yetiştirdiği portakallar, yaşamın kırılganlığını ve kaygıyı anımsatan basit birer iksire dönüşür.

Paragraf arası vermeksizin yazması ve yavaş, kıvrılmacı tarzıyla Albahari, sık sık da kendine dönüşleriyle metni zihin akışlarının ötesinde benzersiz bir üsluba dönüştürüyor. Kitap, bir yandan okuyanı uyuşturmaya sevk ederken aynı zamanda güzel, hüzünlü ve takıntılı olabiliyor.

Sürgünlüğün yabancılaşma duygusu büyüdükçe kiraladığı evde eski bir harita kolleksiyonu bulan yazar böylece romanın merkezine tarih ve coğrafyanın meditasyonunu koymaktadır. Tabii sınırlar savaşla başlamakta ve bitmektedir. Bulduğu telafi edecek tek şey, kar gibi, yeniden yazılabilecek kadar sade, beyaz ve güzel bir manzara olasılığıdır. Yapılacak şey de yeniden başlamak.

 

http://www.quillandquire.com/review/snow-man/ )

******

Beni Büyüdüğünde Daha Çok Seveceksin

 

Yalnız Konuşmalar, insanların ölüm, sevgi, cinsellik ve yalnızlık üzerine düşüncelerinin nasıl değiştiğini bir aile üzerinden, sade ve akıcı bir dille anlatıyor.

Konsantre olduğunda hava durumunu değiştirebileceğine inanan 10 yaşındaki Lito, Pedro adını verdikleri kamyona atlayıp babasıyla yolculuğa çıkıyor. Bu gezide yeni yerler, yeni insanlar keşfeden Lito, bunun ölmek üzere olan babası Mario’yla son yolculuğu olduğunu bilmiyor. Mario’nunsa, oğluna hayat boyunca unutamayacağı güzel bir anı daha bırakmak dışında hiçbir hedefi kalmamış.

Ve Elena, Mario’nun eşi, Lito’nun annesi… Yıllardır sevdiği ve bağlandığı adamın ölüme yaklaşmasının ağırlığını, geride kaldığı evinde edebiyata, yazarlara ve sıradışı bir aldatmaya sığınarak atlatmaya çalışıyor. Kendi bedenini yeniden keşfediyor, yaşamına nasıl devam edeceğini sorguluyor.

Yalnız Konuşmalar, Lito, Mario ve Elena’nın kendileriyle konuşmalarını tek bir metinde aktararak kadın, erkek ve 10 yaşındaki bir çocuğun hayatı nasıl algıladığını kısa ama vurucu bir biçimde gösteriyor.

İngiliz Granta dergisi tarafından 2010’da ?tüm dünyada İspanyolca yazan en iyi 22 yazar” arasında gösterilen, eserleri 22 dile çevrilen ve pek çok ödül alan Arjantinli yazar Andrés Neuman, Türkçede ilk kez ?Yalnız Konuşmalar”la okurların karşısına çıkıyor.

 

…Hayatın tadını çıkar, duydun mu? Hayatın tadına varmak kolay iş değildir, sabırlı ol, ama çok değil ve her zaman genç kalmayacağını bilerek yaşa, bunu bilmesen de sorun değil; seviş, kendin için, benim için ve hatta annen için, çok seviş, geç çocuk sahibi ol, olursan da kışın denize gidin, kışın gitmek iyidir, yakında göreceksin, başım ağrıyor ama kendimi kötü hissetmiyorum, nasıl diyeyim bilemiyorum, zamanı gelince tek başına seyahate çık, her seferinde aşık olma ve giyimine özen göster, beni duyuyor musun? Kısacası öğütler aslında pek dinlenmez, aklına yatmıyorsa onları dinleme, zaten aklına yatıyorsa ihtiyacın da yoktur, asla öğütlere güvenme oğlum, seyahat acenteleri hiç görmediğin yerlere gitmeni tavsiye eder, beni büyüdüğünde daha çok seveceksin…

 

( https://www.kitapelinizde.com/kitap/andres-neuman/yalniz-konusmalar.htm )

*******

Ölüm üzerine yalnız konuşmalar

 

Mario’nun ölümcül hastalığının ailesini nasıl etkilediğini irdeleyen Yalnız Konuşmalar’ın en büyük başarısı, trajik bir olayı hiçbir abartıya yer vermeden anlatması.

 

Andres Neuman’ın Türkçeye çevrilen ilk eseri Yalnız Konuşmalar, ölüm üzerinden aşkı, cinselliği, hastalığı, aile bağlarını, gençliği ve yaşlılığı, mutluluğu ve üzüntüyü, saflığı ve suçluluğu irdeliyor. Ölümcül bir hastalığı olan ve günden güne daha da kötüleşen Mario’nun çevresinde gelişen hikayede, bir çekirdek aile mercek altına alınıyor ve bu sayede hem erkek, hem kadın, hem de çocuk bakış açısıyla, kavramlar ve duygular farklı yönleriyle sorgulanıyor.

 

“Bir ölüm kaç kişiyi etkiler? Hangi duyguları uyandırır?” sorularını sorduran roman, Mario’nun eşi Elena’yı evde bırakarak oğlu Lito ile birlikte bir yolculuğa çıkmasıyla başlıyor. Hastalığını ve ölümünü kabullenmiş bir baba bu yolculukla oğluna veda etmeyi planlıyor. Babasını grip sanan oğul ise, terslikleri sezmesine rağmen, durumu çocuk saflığıyla karşılarken, eşini kaybetmekte olan anne yaşadığı duygu karmaşasından kaçış yolu olarak kocasını aldatmayı buluyor. Yazar, ne derinlemesine daldığı ne de yüzeysel kaldığı bir dille okuyucuya bu öyküyü sunuyor işte.

Neuman’ın en büyük başarısı, trajik bir olayı hiçbir abartıya yer vermeden anlatması. Kitabın adından da anlaşılacağı gibi, Yalnız Konuşmalar karakterlerin iç hesaplaşmalarını, birbirlerine söyleyemediklerini de kapsıyor. Farklı durumlar arasında bağlantı kurmaya çalışmayan yazar, okurunun kendi bağlantılarını kurmasına imkan vererek onu da hikayeye katmış oluyor. Kitabın anlatımının yalın olması, hikayenin günlük dille aktarılması okuyucuyu zorlamadan yaşananların içine çekiyor. Okuyucunun kendisini her karakterin yerine koyabilmesi ise yazarın bir diğer başarısı…

 

Arjantinli yazar, şair, çevirmen, gazeteci ve blogger Andres Neuman’ın bu romanı, 1999’dan beri yazdığı romanların beşincisi olma özelliğini taşıyor. 2012’de Arjantin’de yayınlanan roman, Neuman’ın Türkçeye çevrilen ilk romanı. Eserleri 22 dilden okura ulaşan ve şiir kitaplarının yanı sıra aktif olarak yazdığı Microrreplicas adında bir blogu da bulunan yazar, 2010 yılında İngilizGranta dergisi tarafından “tüm dünyada İspanyolca yazan en iyi 22 yazar” arasında gösterilmişti.

( Irmak Şahinoğlu http://www.sabitfikir.com/elestiri/olum-uzerine-yalniz-konusmalar )

*******

Andres Neuman ile Yalnız Konuşmalar

 

Andres Neuman’ın ilk kitabı “Bariloche” daha yirmi ikisindeyken basıldı. Kitap, İspanya’nın en prestijli ödüllerinden birisi olan Herralde Prize’da finale kaldı. Çok sayıda beğeni eleştirisi aldı. Şilili yazar Roberto Bolano Neuman hakkında; “21’nci yüzyıl edebiyatı Neuman ve çok az sayıda kan kardeşine ait olacak,” dedi. Neuman ayrıca çok üretken de bir yazar olmayı başarmıştır: Bugüne kadar yirmi civarında romanı, şiiri, aforizmaları, kısa öyküsü ve denemesi yayımlandı. İspanyol Ulusal Eleştirmenler Ödülü’nü ve Alfaguara Ödülü’nü kazandı. 2010 yılında Granta tarafından en iyi yirmi iki İspanyolca yazan genç yazar arasına seçildi. Yazdıkları on yedi değişik dile çevrildi.

“Traveler of the Century,” romanı Amerika ve İngiltere’de listelerde en iyiler arasında yer aldı.

Aşağıdaki söyleşide Neuman, New York’ta PEN festivalindedir. Elianna Kan ile bazen İngilizce ve bazen de İspanyolca konuşurlar. Neuman İngilizce konuşurken duraksar, boşluklar oluşur. Elianna’ya göre –şaka tabi- Neuman o anlarda diğer hallerine göre daha gizemlidir. 

 

Elianna Kan: İngilizce’de yalnızca iki kitabın var: Traveler of the Century ve Yalnız Konuşmalar. Oysa biz senin çok üretken bir kısa öykü yazarı, şair ve denemeci olduğunu da biliyoruz. Farklı türler bunlar. Diyelim şiir yazmayı seçtin, romana ya da kısa öykü yazmaya göre daha fazla ya da daha az özgürleştirici bulduğun oluyor mu?

Andrés Neuman: Evet, sanıyorum şiir yazmak mutlu bir yoldan çıkma alemi. Tür konusuna çok fazla inanmıyorum. Dürüstçe söyleyeyim; tahminimce hepsi üzerinde çalıştım ve sonunda baktım ki; sınırlarda dolaşıyorum. Aynı şey, iki ülkede yaşama zorunluluğum nedeniyle, kimlik tanımlamamda da oldu. Dolayısıyla sanıyorum ki; ne tür konusnunda ne de yurt konusunda bir saflığım yok.

Yine de şiirin çok özel bir çeşit özgürlüğü olduğunu düşünüyorum. Bir şeyi ta ki söyleyene ya da onu kusursuz hale getirene kadar hemen hemen ne diyeceğinizi bilmiyorsunuz.  Sözdiziminde yüzde yüz doğaçlama halinde olmak… İşte bu çok özel bir özgürlük biçimi. Öte yandan da hem tehlikeli hem de  güçlü. Böylesi bir özgürlükle aptalca şeyler yazmak çok kolay. Sözdiziminin sonunda bir manaya ulaştığınızda hala çok hareketli olduğu ortaya çıkacak. Şöyle diyebiliriz; sözdiziminde bir şeyler söylemek için arayış, canlı varlık gibidir. Beş yüz sayfa bir romanın böyle radikal bir metotla yazılabileceğini sanmıyorum.

 

EK : Şunu mu söylüyorsun; şiir içerik arayışının olduğu bir biçimdir. Öte yandan romanı ele alırsak, içerik biçimden önde yer almaya gereksinim duyar.

AN : Bu kadar uç noktada değil tabi. Basitçe söylersem şiirle diğerleri arasındaki ana ayrımdır. Sonuçta yazmanın özü ne düşündüğünü ya da duyumsadığını bilmektir. Dahası yazmak, belirli düşünceleri ve görüşleri iletmektir. Ancak bu türden bir keşif, zamanın yüzde yüzünün şiire harcanmasıyla olur. Oysa deneme ya da romanlarda olduğu gibi, diğer tarzlarda araştırma aşaması vardır, tasarlama aşaması vardır. Bir kere yazamaya başlarsınız ve bütün planlarınız değişir. İşte bu, bir roman planlama hakkındaki en güzel şeyidir.  Planladığımın da olmayacağını bilirim ama yine de destek ya da iskelet mahiyetinde o plana gereksinim duyarım. Bir tür yolculuk gibidir. Önünüzdeki yolculuk hakkında fazlasıyla düşünmek, yapacağınız yolculuktan daha heyecanlıdır. Elinizde gezeceğiniz yerlerin bir listesi vardır, yeni güzergahınızın daha ilk saatinde bambaşka bir şey bulursunuz ve elinizdeki listedeki her yeri kaçırırsınız. Ama yine de sizin bir planınız olduğu için oradasınızdır. O gezinizde vardığınız ilk yer var ya; o bıraktığınız planın sayesindedir.

 

EK : Bir keresinde şöyle demiştin: “Şiirin bir ana dili yoktur.” Buradaki söylediğin şey, şiirin bir üst dili olduğu mu? Bu her türden sınırlamanın, sınıflandırmanın ötesinde bir şey.

AN : Hayır. Ben o kadar romantik olamam. Şiir hala çeşitli filitrelere tabidir: kültürel, ideolojik, cinsiyete dayalı… İfade etmeye çalıştığım şey; söylemeye çalıştığınızı nasıl söyleyebileceğinizi algılamakla ilgili. Bu deneyim, pek çok yabancı dildeki konuşmalarda var. Bunları ortaya çıkarmak şiirin hedefidir. Her bir sıfat çok ilginçtir, öyle duyumsamalısınız ya da dilin melodisine dikkatinizi harcamalısınız. En küçük ve en ilgisiz müzikal ayrıntılarıyla büyülenirsiniz. Dile dair bu tavrınızın nedeninin; – sanılanın aksine – sizin patolojik bilinçaltınızın dilbilime dair kuşkular içermesi olduğunu düşünüyorum. Bu da olasılık dahilinde, zira şiir ve yabancı dil ortaklığı mevcut. Sonuç olarak, Conrad, Nabokov, Backett ya da Charles Simic gibi yabancı dilde yazanların her seferinde yaptığı gibi, edebi yazım eyleminin altında yatan, yalnızca süreci abartmaktır.

 

EK : Ya kısa öykü? İspanyolca pek çok sayıda kısa öyküden oluşan seçkiniz var. Bu tarz size ne veriyor?

AN : Aslına bakarsanız, çok heyecanlandığımı söylemeliyim. Ağustos ayında İngiltere’de  kısa öykülerimden oluşan  bir seçki basılacak. İngilizce “The Things We Don’t Do” ( Las Cosas Que No Hacemos – Yapmayacağımız Şeyler) adıyla. Kısa öyküler, yazmaya başladığımda üzerine çok sıkı çalıştığım bir tarzdır. Kısmen Arjantinli bir yazar olarak kısa öyküye her zaman fazlaca saygın bir yer ayırdım. Uzun öykü geleneğinden olmayan, Amerikan tarzı, kırk, elli, atmış sayfalık şeyler. İlginç bir uzunluktalar çünkü daraltılmış novellalara benziyor, daha doğrusu Latin Amerika’nın kısa, çok kısa geleneksel öykülerinden bahsediyorum.  Borges – ya da Cortazar – uzunluğunda. Felisberto Hernández, Juan José Arreola, Virgilio Piñera, Augusto Monterroso, tüm bu öykü anlatıcıları, bir öyküyü anlatmak için iki, üç ya da dört sayfadan fazlasına gereksinim duymadı. Çalışırken kendinizi uzunluğu konusunda kısıtlarsanız şiire benzer şeyler yapmak zorunda olursunuz, böylece kısa öyküyle şiirsel üretimle öykü arasında bir tür sınır yapılabilir. Ben, şiirin yeteneğiyle bir öyküyü anlatabilmek için ilgilendim ve bir öykünün yeteneğini de dille olağanüstü bir şeyler yapabilmek için…

 

EN : Özellikle Latin Amerika’nın edebiyat geleneğinde yer alan kısa öykü hakkında konuşuyorsun. Şimdi, tanımlamalarından yola çıkarsak, bir yazar ve bir eleştirmen olarak, sık sık İspanya ve Latin Amerika arasındaki sınırı işgal eden türden konuşmalar yapıyorsun. İspanya’da yaşadın ve Arjantin’de doğdun. Latin Amerika’dan aldığın bazı şeyler var, fiziki olarak yaşadığın İspanya’nın yazına katkı mahiyetinde gerçekleşen şeyleri var.  Bir yazar olarak bunları sığındığın limanlar olarak tanımlamak ne derecede doğru kabul edebileceğin duygular?

AN : Latin Amerika’da doğmak ve İspanya’ya taşınmakta olağanüstü bir şey yok. Ama benim göçüm daha çocukken oldu. Böylece iki ayrı ulusal eğitim aldım ve sonsuza kadar da ulusal aitliğimi yitirmeme yol açtı. Göç benim fikrim de değildi. Ailemindi. Kocaman, asabi ve merkezi bir şehir olan Buenos Aires’ten, İspanya’nın güneyinde küçük, sakin bir kasabaya taşındık. Doğal olanı, Buenos Aires’ten Madrid’e göç etmekti ama yalnızca ülkemi değiştirmiş olmadım böylece ritmim de değişti. Özellikle Granada’ya göç eden çok fazla Latin Amerikalı yazar olduğunu sanmıyorum. Bunun manası şuydu; toplumsal kodlarımı yeniden öğrendim ve üstüne kat ettiğim yolda ana dilimi yeniden öğrenmek zorunda kaldım. Eğer yetişkinseniz ve aksanınız varsa yabancı bir tip olarak çekici ve hatta seksi olabilirsiniz. Ama on iki yaşındaysanız bunları düşünmezsiniz. Liseye gittiğinizde, bir yerlere ait olmaya çalışırsınız, ben hiçbir yere ait değildim. Çok çabuk olarak, her zaman fark edilemeyecek Endülüs aksanını geliştirdim. Çünkü ilk aylarımda “buen dia” diyordum ve herkes gülüyordu. Çünkü o; “buenos dias”tı. Uds diyordum ama vosotoros demem gerekiyordu. Bir yabancı olarak bakılırsa, basit bir cümle kuramıyordum.

Şimdi, İspanya’dan dışardayken açıkçası iki ayrı aksana sahip oldum. Hiçbir çaba sarf etmeden Arjantin aksanıyla konuşabiliyorum ama öte yandan yirmi yıldır da Granada’da yaşıyorum. Eşim İspanyol, annem İspanya’da öldü, bunların benim için çok büyük anlamı var. Annem Arjantin’de doğmuştu İspanya’da öldü. Hadi bakalım, gidip kendinize bir kıyı seçin. Seçemezsiniz. Tüm bu biyografik olaylar coğrafyaya, öyküsünü anlattığınız mekana, karakterlerin kökenine doğru bana yabancılaşma duygusu verdi. Ve yıllarca sonra, bu konular benim yazdıklarımın merkezi olacaktı.

EN : Nasıl yani?

AN : Bazen romanlarımda, kahramanların nereli oldukları belli değildir ya da sürekli olarak göç ederler. Memleketlerini yitirmiş karakterler değildir onlar; ama okuyucu memleketin başlangıcı nedir bilmezler. Örneğin, Yalnız Konuşmalar’da baba ve oğlu, birlikte bir yolculuk yapıyor. Bir kamyonun içindeler ve Latin Amerika ile İspanya’yı buluşturan bir yol geçiyorlar. Geçmekte olan manzara bazen İspanya’nın güneyi, derken aniden Patagonya sınırı oluyor ya da Meksika ile ABD arasındaki sınır. Hem baba, hem de oğul, geçtikleri yerlerdeki gördükleri güzel manzarayı çok iyi biliyorlar ama okuyucu “hangi lanet ülke burası” diye sık sık merak ediyor.

Sanırım okuyucuyu var olduğunu umduğum, belki olmayan, belki de kayıp yolları bulmaya zorladım. Oysa bulmaları olanaksızdı; benim düşlediğim yollardı onlar. Aynı dille bölünmüş iki kıyıyı birleştiren yollar.

 

EK : Hayal edilen yerler hakkında konuşmalar, daha doğrusu hasretini duyduğunuz halde dönemeyeceğiniz yerler; Yalnız Konuşmalar’a yönlendiriyor. Mario ile birlikte oldukları bir fotoğraf Elena’ya şöyle düşündürüyor: Bu aralar ilk zamanlarımızdaki fotoğraflarımıza bakma ihtiyacı duyuyorum, gençliğimizi gizlice gözetler gibi. İkimizin de mutlu, gelecekten endişesi olmayan hallerimize baktıkça bazı gerçekleri tekrar keşfediyorum. Geçmişin benim icadım olmadığını da. Zamanın bir yerinde biz oralardaydık. ” Bu bana hemencecik La Grande Bellezza filmini düşündürtüyor. Filmin ana karakteri sık sık ilk aşkın anısını sanki tek gerçekmiş gibi yeniden yaşar, yeniden ziyaret eder. İlk romanın Bariloche’deki kızıl kafalı kızın işlevi de pastoral bir geçmişin sonsuzluk simgesi gibi  Demetrio ile aynı.

AN : Gençken daha romantiktim. En felsefi anlamıyla romantik. Şu an en önemlisinin ilk aşk olduğunu düşünmüyorum. Başlangıç gerçektir diye düşünmüyorum.

EK : İyi de ilginç olan şey şu ki;  bu insanların sık sık geri döndükleri yer anıları. Doğru değil mi?

AN : Elbette, karakterlerimden bazıları buna inanıyor çünkü kültürel kodlarımız özcül çapalardan imal edilmiştir. Belli ölçülerde belirliliğe gereksinim duyarız ve o belirlilik bizim köklerimizde vardır. Hepimizin mitlere gereksinimi vardır ama bunlar benim mitlerim değil artık. Şimdi daha çok değişime inanıyorum. Ve Yalnız Konuşmalar’da aslında Elena’nın farklı şeyler hakkında konuştuğunu düşünüyorum. Elena ilk deneyimleri ya da kişiliğin kökleri hakkında konuşmuyor, esas konuştuğu; belleğin ne olduğu ve belleğin şimdiyi nasıl yeniden inşa ettiğidir. Bu öykücülüğün yansımasıdır çünkü bu resimler olmadan evliliğinden emin olamayacak, belki bu adam asla olmamıştır, belki o hiç olmamıştır. Dilin nasıl olduğunu göstermek için alıntıladığın bu pasaj, bu olaydaki görüntüsüyle, benim için gerçeği nasıl tanımladığımızın bir teyididir.

 

EK : Doğru, çünkü Elena’nın kendini, duygularını, deneyimlerini doğruladığı yerler öteki kişilerin sözcükleri, kendi deneyimlerinde değil de öteki insanların metinlerinde… Ölmekte olan kocasının bakımına daha çok dalmışken, daha bir delice okuyor, kendi deneyimini tanımlayabilecek sözcükler bulamazken diğer insanların dilini istimlak ediyor.

AN : İstimlak etme sözcüğünü sevdim. Çok uygun olduğunu düşünüyorum. Elena’nın işi kitapların sözcüklerinin altını çizmek, o da mecburi bir altçizici. Bir öğretmen, o bir bakıcı, çok şaşkın bir aşık, ama bütün bunlardan öte, onun bir altçizici olduğunu düşünüyorum. Tıpkı romanda bazı hususlarda söylediği gibi; “Söylemeye çalıştığım bazı şeyleri bir kitap bana anlattığında, sözcükleri kendime mal etme hakkımın olduğunu duyumsuyorum, sanki onlar önceden benimmiş ve ben de geri almışım gibi.”

 

EK : Doğruladın.

AN : Evet. Elena’nın duyguları gerçek çünkü aynı şeyi duyumsamış başka biri de var, bunlar serap değil. Biri ötekinin hala orada durduğuna emin olana Elena için altını çizme, düşüncelerini kabul ettirmenin bir yolu. Sevişirken de aynı şeyi yapıyor. Okuma ve seks: bunlar ölüme karşı onun iki silahı. Bunun için Elena’yı suçlayamayız. Tahminimce daha iyisi de yok.

Elena, aşığıyla birlikte bu çok şaşkınca ilişkiye daldıkça, birbirlerinin hala orada olup olmadığına emin olmak için karşılıklı taciz ettiklerini söylüyor. Ölüm deneyimini paylaşıyorlar. Eğer sevdiğin birisi ölüyorsa bedeninin orada gerçekten var olup olmadığına dair, anının gerçek olup olmadığına dair kuşkuya düşüyorsun. Yaşamından önemli olan biri yok olacaksa, belleğin yanan sönen bir ampulün ışığı gibi titremeye başlıyor. Bu nedenle Elena, hala aşığının vücudunda canlılığını ispatlama ve ölenle ölünmediğini kanıtlama arayışında. Sahip olduğu düşünceleri ve duyguları kanıtlamak için de kitapları kullanıyor. Uçup gitmediler, hala birilerinin kitaplarında da duruyorlar.

Önceki söylediğine benzer şekilde, Elena fotoğrafları yeniden okuyor, Mario’yu geri getirmek gayesiyle değil, belleğini yeniden eğitmek, belleğini yeniden öykülemek gayesiyle. Tıpkı Elena’nın geçmişini yeniden okumasına benziyor. Fakat o geçmiş anlamını her zaman değiştirir. Bu sebeple, benim yeniden okumayı seçmem huzurlu bir geçmişe geri dönüşle alakalı değil. Çünkü bir kitabı yeniden okurken yine aynı anlamı çıkaramazsın ve bir bellek  her zaman aynı anlama sahip değildir. Bu anlattıklarım başlangıçla ilgili. Herhangi bir yere dönüşle ilgili değil.

 

EK : Peki, Elena’nın okuduğu o metinler nedir?

AN : Benim çok sevdiğim kitaplarımdan Elena tarafından alıntı yapılıyor. Elbette tüm kitaplarımdan değil. Seçtiklerim yalnızca yitirdiklerimizle ilgili olanlardır. Alıntılar bir hastalıkla da ilgili değildir, bir hastabakıcının yitirdikleriyle ilgili bir kitaptır. Ya da dahası, hastalığın özel bir parçası da olan, başka birinin hastalığıyla ilgilenen spesifik ve kandırmacalı bir kitapla ilgili… Bu nedenle hastalanmış bir karakter olarak Mario’dan daha çok bir hastabakıcı olan Elena ile daha fazla ilgilendim. Yaşamadan zevk almak için, birisinin sahip olduğu hakkın çok dolambaçlı keşfiyle ve üzüntü ve aşamalarının süreciyle daha fazla ilgilendim. Mario’nun dediği gibi; “yaşamdan zevk almak çok zor bir iştir.” Bu, asla gerçekten ustalık seviyesine gelemeyeceğiniz bir sanat türü.

 

EK : Ve Elena’nın günlüğü ona ait olmayan, dışarıdan sesler tarafından ele geçirilmiş olur. Yakınındaki Mario’nun ölümünü alır günlüğe. Daha zor olanı da bunun Elena’nın kendi yaşamında bulduğu bir şey, bir eğlence olması. Belki bir boşalmadır (katarsis).

AN : Kesinlikle. Yaşam daha suskun hale geliyor, sahip olacağı daha çok sözcüğe gereksinim duyuyor. Sonuçta başkalarının sözcüklerinin yardımıyla olsa bile bu kendi kendine baskı ve dışarıya anlatma gereksinimi arasında dengenin yansımasıdır. Ve Elena’nın günlüğüne aktaramadığım, uygun olmayan pek çok yazar vardı. Gerçekte, neredeyse hiç şiir alıntısı yok.

 

EK : Neden?

AN : Çünkü makul olduğunu düşünmedim. Eğer Elena öykü ve denemeler okursa bunun daha etkili olacağını düşündüm. Bu sebeple de tüm şiirlerim dışarıda kaldı; Rilke, Cesar Vallejo, Wislawa Szymborska… Fakat şimdi düşündüm de; Traveler of the Century şiir çevirisi hakkında çok fazla şey söyleyen bir kitaptı. Şiir çevirisi yapan iki kişi arasındaki bir aşk öyküsü. Öykü üzerine odaklanmak daha adildi.

Traveler of the Century  şiirde çeviri üzerine odaklanan bir aşk öyküsüdür, pek çok şey arasında sanırım söyleyeceğim budur. Yalnız Konuşmalar öykü okuması üzerine  odaklanan üzücü bir anlatım. Hepsi bu…

 

( The American Reader)

*****

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Doğan Erdem

Doğan ERDEM
Yayın Yönetmeni

1965 yılında Ankara’da doğdu. 1987 yılında
Mülkiye’yi bitirdi. Yedi yıl Maliye Bakanlığı’nda
çalıştı. Uluslararası işletme yüksek lisansı yaptı.
Mali hukuk konusunda doktora çalışması devam
ediyor. İlk romanı “İda’nın Merhameti” 2009
yılında yayınlandı. Devamı...

Fatih Balkış

Fatih BALKIŞ
Editör

1977’de İstanbul’da doğdu.İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği bölümünden 2002’de mezun oldu. Bir süre Bahçeşehir Üniversitesi’nde Sanat ve İletişim yüksek lisansına devam etti. Studio Oyuncuları’na katıldı. Devamı...